Paylaş:

İnsan bazen hayatı yalnızca gözle görünenlerden ibaret zanneder. Sahip olduğu serveti, gösterişli yaşamı, alkışları ve insanların hayran bakışlarını gerçek mutluluğun ve başarının ölçüsü kabul eder. Oysa dışarıdan parlayan her şey, iç dünyadaki boşluğu doldurmaya yetmez. Çünkü insanı insan yapan, görüntüsünden çok kalbinde taşıdığı değerlerdir.

Dünya, gelip geçici bir sahne gibidir. Herkes bu sahnede kendisine verilen rolü oynar. Kimileri gösterişin peşine düşer, kimileri ise vicdanını, merhametini ve insanlığını koruyarak yaşamaya çalışır. Fakat perde kapandığında geriye ne alkışlar kalır ne de ihtişam. Geriye sadece insanın yaptıkları, ihmal ettikleri ve gerçeğin kendisi kalır.

Hayatını yalnızca gösteriş üzerine kuran kişi, bir gün kendi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. O gün geldiğinde, yıllarca önem verdiği şeylerin aslında ne kadar geçici olduğunu anlayacak, iç dünyasını ihmal etmiş olmanın pişmanlığını yaşayacaktır. Çünkü insanın asıl kaybı malını, makamını veya şöhretini yitirmesi değildir. Asıl kayıp, kalbini, vicdanını ve hakikati kaybetmesidir.

Süslenen hayatlar zamanla değişir, zenginlikler el değiştirir, güzellikler solar ve alkışlar unutulur. Ancak yapılan iyilikler, samimiyet ve güzel ahlak, insanın ardında bıraktığı en kıymetli mirastır. Gösterişin ve sahte ihtişamın içinde yaşayanlar, hayatın kendileri için yazdığı gerçekle karşılaştıklarında, oynadıkları rolün hakikatin karşısında ne kadar güçsüz olduğunu göreceklerdir.

İnsan için önemli olan, başkalarının gözünde büyük görünmek değil, hakikatin karşısında mahcup olmayacak bir hayat yaşayabilmektir. Çünkü iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık, kaybedilen zamanı geri getirmeye yetmez. Bu yüzden insan, aynaya baktığında sadece yüzünü değil, ruhunu da görebilmeli; dünyaya değil, vicdanına da yatırım yapmalıdır. Zira hayatın gerçek değeri, gösteride değil, insanın içinde taşıdığı hakikatte saklıdır.