← Adsız

Çocuklarımızı Yokluğa Değil, Hayata Hazırlamalıyız.

4 dk. okuma 33 okunma

Bugün çocuklarımızın yokluğunu değil, varlığını büyütüyoruz.

Ne isterse alıyoruz.
Ne beğenirse yetişiyoruz.
Ne zaman sıkılsa önüne yeni bir şey koyuyoruz.
Bir şey eskimeden yenisini alıyor, bir ihtiyaç doğmadan çözümünü hazırlıyoruz.

Sonra da dönüp, "Bizim çocuğumuz neden hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor?" diye soruyoruz.

Aslında cevabı çok basit.

Çünkü biz ona kıymet bilmeyi öğretmedik.

Biz ona yokluğu göstermedik.

Bir şeyin alınması için beklemesi gerektiğini öğretmedik. "Şu anda paramız yok" demekten çekindik. Arkadaşında olan onda da olsun istedik. Çocuğumuz eksik kalmasın diye kendi bütçemizi zorladık.

Bazen borçlandık.

Bazen kendimizden kıstık.

Bazen ihtiyacımız olanı erteledik ama onun isteğini ertelemedik.

Çünkü çocuğumuz üzülmesin istedik.

Fakat farkında olmadan onu hayata hazırlamadık.

Onu hayattan korurken, hayatın kendisine karşı savunmasız bıraktık.

Asıl tehlike burada.

Çocuk, hayatın hep istediği gibi devam edeceğini sanıyor.

Telefon bozulursa yenisi alınacak.

Ayakkabı eskirse yenisi gelecek.

Bir şeyi beğenirse sahip olacak.

Bir yere gitmek isterse gidilecek.

Bir şey yemek isterse yenilecek.

Bir şeyden sıkılırsa yenisi bulunacak.

Çünkü bugüne kadar ona hayatın "hayır" tarafını yeterince göstermedik.

Oysa hayatın içinde sadece "evet" yoktur.

Hayat bazen "hayır" der.

Bazen "bekle" der.

Bazen "şimdi olmaz" der.

Bazen "buna gücün yetmez" der.

Bazen de insanın elindekini kaybetmesine izin verir.

Peki bizim çocuklarımız bunlarla karşılaştığında ne yapacak?

İşte bunu düşünmek zorundayız.

Çünkü anne babanın görevi çocuğuna hayatı boyunca konfor sağlamak değildir.

Görevi, çocuk hayatın karşısında yalnız kaldığında ayakta durabilecek bir karakter yetiştirmektir.

Bizim çocukluğumuzda bir liranın bile hesabı yapılırdı.

Bir şey alınacaksa gerçekten ihtiyaç olup olmadığı düşünülürdü.

"Sonra alırız" denirdi.

"Paramız olunca" denirdi.

"Şimdilik bununla idare et" denirdi.

Çocuk beklerdi.

Ve bekledikçe sabrı öğrenirdi.

Elindekinin değerini anlardı.

Bugün ise çocuklarımızın eline çok şey veriyoruz ama hiçbir şeyin değerini öğretmiyoruz.

Bir odası dolu oluyor, daha fazlasını istiyor.

Bir telefonu oluyor, daha yenisini istiyor.

Dolabı kıyafetle dolu oluyor, "Giyecek bir şeyim yok" diyor.

Buzdolabı dolu oluyor, "Evde yiyecek bir şey yok" diyor.

Sorun çocukta mı?

Hayır.

Çocuğu bu hale getiren düzenin içerisinde biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.

Çünkü çocuk gördüğünü öğrenir.

Biz onun her isteğini ihtiyaç olarak kabul edersek, o da her istediğini ihtiyaç zanneder.

Biz "aman eksik kalmasın" diye yaşarsak, o eksikliğin ne olduğunu hiç öğrenemez.

Biz onun önündeki bütün engelleri kaldırırsak, o engellerle karşılaştığında nasıl mücadele edeceğini bilemez.

Çocuğun önünden her taşı kaldırmak, ona yürümeyi öğretmez.

Bazen düşmesine izin vermek gerekir.

Bazen istediğini alamamasına izin vermek gerekir.

Bazen beklemesi gerekir.

Bazen arkadaşında olanın onda olmamasını kabullenmesi gerekir.

Bazen "hayır" cevabını duyması gerekir.

Çünkü hayat ona bizden çok daha sert "hayır"lar söyleyecek.

Bizim söylemeye kıyamadığımız "hayır"ı hayat bir gün hiç acımadan söyleyecek.

İşte o gün çocuklarımızın yanında biz olmayabiliriz.

İşte asıl mesele budur.

Bugün çocuğumuzun yüzü asılmasın diye her istediğini alırken, yarının yüzüne bakmak zorundayız.

Çünkü çocuklarımızı yalnızca bugünün bolluğuna göre yetiştiriyoruz.

Oysa yarının ne getireceğini bilmiyoruz.

Varlık bitebilir.

İş bitebilir.

Para azalabilir.

İmkânlar değişebilir.

İnsan bir gecede hayatının tamamını yeniden kurmak zorunda kalabilir.

Böyle bir durumda elinde hiçbir şey kalmayan çocuğumuzun geriye neyi kalacak?

İşte o zaman paranın değil, karakterin değeri ortaya çıkacak.

Sabır kaldıysa ayakta kalacak.

Çalışma alışkanlığı varsa mücadele edecek.

Yokluk görmüşse paniğe kapılmayacak.

Beklemeyi öğrenmişse sabredecek.

Elindekinin değerini biliyorsa şükredecek.

Ama hayatı boyunca her istediği önüne hazır getirildiyse, ilk ciddi yoklukta ne yapacağını bilemeyecek.

Bu yüzden çocuklarımıza daha fazla eşya değil, daha fazla hayat dersi vermeliyiz.

Onlara paranın miktarını değil, değerini öğretmeliyiz.

İhtiyaç ile heves arasındaki farkı anlatmalıyız.

Her isteğin ihtiyaç olmadığını göstermeliyiz.

Her sahip olduğumuz şeyin sonsuza kadar bizim olmayacağını hatırlatmalıyız.

Ve en önemlisi, yokluğun utanılacak bir şey olmadığını öğretmeliyiz.

Çünkü yokluk insanı küçültmez.

Asıl insanı küçülten, elindekinin kıymetini bilmemektir.

Bugün çocuğumuzun her istediğini karşılamak kolay.

Zor olan, ona neden her istediğinin gerçekleşmemesi gerektiğini anlatmak.

Kolay olan para verip susmasını sağlamak.

Zor olan karakter kazandırmak.

Kolay olan istediği telefonu almak.

Zor olan emeğin ne olduğunu öğretmek.

Kolay olan önündeki bütün engelleri kaldırmak.

Zor olan, kendi ayakları üzerinde durabileceği bir insan yetiştirmek.

Biz çocuklarımızı dünyadan korumaya çalışırken, onları dünyanın gerçeklerinden koparmayalım.

Çünkü biz sonsuza kadar onların yanında olmayacağız.

Bir gün kendi kararlarını verecekler.

Kendi evlerini kuracaklar.

Kendi paralarını kazanacaklar.

Kendi kayıplarını yaşayacaklar.

Kendi yokluklarıyla yüzleşecekler.

Ve o gün bizim onlara aldığımız hiçbir eşya yanlarında olmayacak.

Ama öğrettiğimiz sabır yanlarında olacak.

Çalışma ahlakı yanlarında olacak.

Kanaatkârlık yanlarında olacak.

Mücadele gücü yanlarında olacak.

İşte gerçek miras budur.

Çocuğa her istediğini vermek onu zengin yapmaz.
Elindekinin kıymetini öğretmek onu güçlü yapar.

Belki de bugün çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük iyilik, onlara biraz eksik bırakmayı göze almaktır.

Çünkü hayat her zaman bolluk vermeyecek.

Ve çocuklarımızın bir gün hayatın sert yüzüyle karşılaştığında bize değil, kendisine güvenebilmesi gerekiyor.