Erkeni geçi yoktur; baba hep erken gider. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, hayatının bir köşesinde aynı cümle sessizce durur:
“Baba olsaydı, bu böyle olmazdı.”
Çocukken babanın kıymetini tam anlayamayız. Gençken kendi dünyamızın içinde kayboluruz. Bazen sözünü dinlemeyiz, bazen kırarız, bazen gurur yaparız. “Ben hallederim” der, kendi ayaklarımızın üzerinde durduğumuzu sanırız.
Çünkü gençlik insana babasının hep yanında olacağını düşündürür.
Hayat ise bazı gerçekleri insana kaybettikten sonra öğretir.
Baba gidince insan bir anda büyür.
Öyle yavaş yavaş değil. Hayatın hazırladığı bir olgunlukla değil. Bir sabah, hiç istemediğin halde çocukluğunun kapısı yüzüne kapanır.
Artık arayıp fikrini soracağın biri yoktur.
“Ne yapayım baba?” diyemezsin.
Başın sıkıştığında onun sesini duyamazsın.
“Üzülme evlat, geçer” diyecek o güven veren ses artık yoktur.
İşte insan o zaman anlar ki baba, sadece bir baba değildir.
Baba; insanın arkasındaki duvar, başını yasladığı omuz, düştüğünde elinden tutacak güç, korktuğunda sığınacağı güvenli bir limandır.
Baba varken insan kendisini dünyanın bütün yüklerine karşı biraz daha güçlü hisseder.
Baba gidince insanın sırtındaki görünmeyen destek çekilir.
Hayat devam eder.
İnsan çalışır, evlenir, çocuk sahibi olur, başarılar kazanır. Güzel günler görür. İnsanlar yanında olur, dostları çoğalır, hayat farklı yönlere savurur.
Fakat bazı mutlulukların içinde bile bir eksiklik vardır.
Düğününde gözün kalabalığın içinde onu arar.
Çocuğun doğduğunda ilk aklına gelenlerden biri yine odur.
Bir ev aldığında, bir işe başladığında, bir başarı kazandığında içinden sessiz bir cümle geçer:
“Keşke babam da görseydi.”
İşte insanı en çok bu cümle yaralar.
Çünkü ölüm yalnızca geçmişi elimizden almaz. Birlikte yaşayacağımız geleceği de elimizden alır.
Daha yapamadığınız sohbetler kalır.
Birlikte içilemeyen çaylar kalır.
Yan yana oturup izleyemediğiniz maçlar kalır.
Soramadığınız sorular, anlatamadığınız dertler, söyleyemediğiniz güzel sözler kalır.
Ve insan yaş aldıkça, geçmişte önemsiz sandığı şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlamaya başlar.
Bir gün babasının yanında oturup hiçbir şey konuşmadan geçirilen bir saatin bile ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark eder.
Ama artık o saat geri gelmez.
İnsanın içinde bir cümle büyür:
“Keşke beş dakika daha olsaydı.”
Sadece beş dakika.
Bir kez daha sesini duysaydım.
Bir kez daha elini tutsaydım.
Bir kez daha sarılsaydım.
Bir kez daha “Baba” diyebilseydim.
İnsan babasını kaybedince yalnızca bir insanı kaybetmez.
Çocukluğunun bir parçasını da kaybeder.
Çünkü insan kaç yaşında olursa olsun, babasının yanında kendisini biraz çocuk hisseder. Dünyanın bütün yüklerinden uzaklaşıp başını yaslayabileceği bir yer vardır.
Baba gidince o yer de kaybolur.
Bu yüzden insan babasını kaybettiğinde iki kere büyür.
Birincisi yaş alarak büyür.
İkincisi, artık arkasında onu koşulsuz koruyacak bir babanın olmadığını anlayarak büyür.
Bu büyümenin adı olgunluk değildir.
Biraz da mecburiyettir.
İnsan hayatına devam eder ama içinde kimsenin görmediği bir boşluk taşır.
Güler, konuşur, insanlarla birlikte olur. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür.
Fakat bazı geceler vardır ki insan, yıllar önce kaybettiği babasının yokluğunu yeniden hisseder.
Çünkü bazı acılar geçmez.
İnsan sadece o acıyla yaşamayı öğrenir.
Baba hayattayken bazı şeylerin değerini bilmek gerekir.
Aramak için özel bir sebep beklememek gerekir.
Birlikte oturmak için bayramı, doğum gününü, özel bir günü beklememek gerekir.
Sarılmak için gururu bir kenara bırakmak gerekir.
Çünkü ölüm geldiğinde insanın elinde yalnızca hatıralar kalır.
Hatıralar güzeldir.
Ama bir babanın yerini tutmaz.
Babanız hayattaysa gidin ve sarılın.
Elini tutun.
Yanında oturun.
Bir çayını için.
Halini sorun.
Belki uzun uzun konuşmanıza bile gerek yoktur.
Bazen bir babanın yanında sessizce oturmak bile hayattaki en kıymetli anlardandır.
Ve ona söyleyemediğiniz güzel sözleri daha fazla ertelemeyin.
“İyi ki benim babamsın.”
Çünkü bazı sözlerin zamanı vardır.
Bazı sarılmaların da.
Ve bazı insanlar gittikten sonra ne kadar özlenirse özlensin, bir daha sarılamazsınız.
Baba erken gider.
Bunun erkeni geçi yoktur.
İnsan kaç yaşında olursa olsun, babası gittiğinde içinde bir çocuk kalır.
O çocuk bazen bir fotoğrafa bakar.
Bazen eski bir eşyaya dokunur.
Bazen tanıdık bir koku duyar.
Bazen bir söz işitir.
Ve içinden yine aynı cümle geçer:
“Baba olsaydı.”
Kimse o cümlenin içindeki acıyı tam olarak bilemez.
Çünkü bazı eksiklikler anlatılmaz.
Sadece yaşanır.
İnsan hayatına devam eder.
Fakat hayatının bir köşesinde hep bir sandalye boş kalır.
O sandalyenin adı babadır.
Ve insan, kalan ömrünü yaşarken o boşluğa alışır ama onu hiçbir zaman gerçekten dolduramaz.
Çünkü baba gidince insan biraz eksilir.
O eksiklik ise ömür boyu insanın içinde yaşar.