Paylaş:

Yokluğun neredeyse hiç olmadığı, varlığın ise hayatın sıradan bir parçası haline geldiği bir zamanın içinden geçiyoruz.

Belki de farkında olmadan, yokluğun ne olduğunu bilmeyen, varlığın ise hep devam edeceğine inanan bir nesil yetiştiriyoruz.

Çocuklarımızın hiçbir şeyden mahrum kalmaması için büyük bir gayret gösteriyoruz. Onlar istemeden ihtiyaçlarını karşılıyor, istedikleri anda istediklerini alıyor, biraz beklemeleri gerektiğinde bile bunu çoğu zaman onlara hissettirmiyoruz.

Çünkü iyi anne baba olmayı, çocuğunun hiçbir eksiğinin olmaması zannediyoruz.

Oysa bir çocuğa verilebilecek en büyük miras, her istediğine sahip olmak değil, sahip olamadığında da ayakta kalabilmeyi öğretmektir.

Bugün kıt kanaat geçinen ailelerde de benzer bir durum var, maddi imkânları geniş ailelerde de.

İmkânı olan, çocuğu yokluk görmesin diye elinden geleni yapıyor. İmkânı sınırlı olan ise çocuğu arkadaşlarından geri kalmasın, mahcup olmasın, eksiklik hissetmesin diye kendi şartlarını zorlayarak onun her isteğini karşılamaya çalışıyor.

Böylece çocukların gözünde ihtiyaç ile istek arasındaki sınır giderek ortadan kalkıyor.

Bir şey isteniyor ve hemen alınıyor.

Bir şey beğeniliyor ve hemen sahip olunuyor.

Bir ihtiyaç ortaya çıkıyor ve şartların oluşması beklenmeden karşılanıyor.

Çocuk beklemeyi öğrenemiyor.

Sabretmeyi öğrenemiyor.

Ertelemeyi öğrenemiyor.

Yokluğu kabullenmeyi, elindekinin kıymetini bilmeyi ve sahip olduğu şey için şükretmeyi öğrenemiyor.

Çünkü ona hayatın hep böyle devam edeceği düşüncesini farkında olmadan öğretiyoruz.

Oysa hayatın yalnızca varlıktan ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz.

Bugün sahip olduğumuz imkânların yarın da aynı şekilde devam edeceğinin hiçbir garantisi yok.

İnsan hayatında değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Bugün çok kazanırsın, yarın daha az kazanabilirsin.

Bugün sağlıklı ve güçlü olursun, yarın hayatın bambaşka bir sınavıyla karşılaşabilirsin.

Bugün her istediğini alabilirsin, yarın bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kalabilirsin.

Peki çocuklarımız böyle bir hayatla karşılaştığında ne yapacak?

Asıl düşünmemiz gereken soru belki de budur.

Çünkü bizler yokluk içinde büyümedik belki ama yokluğun ne demek olduğunu bilen bir hayatın içinden geldik.

Bir şey alınacaksa önce ihtiyaç olup olmadığı düşünülürdü.

Her istek hemen yerine getirilmezdi.

Bir liranın bile değeri vardı.

Bir elbise eskimeden yenisi alınmaz, bir eşya bozulmadan yenisi düşünülmezdi.

Çocuk, istediği şeyin gerçekleşmesi için beklemeyi bilirdi.

Beklemek hayatın bir parçasıydı.

İmkân yoksa yoktu.

Ve çocuk bunun dünyanın sonu olmadığını öğrenirdi.

Belki sofralarımız bugün kadar zengin değildi ama sahip olduklarımızın kıymetini daha iyi biliyorduk.

Belki daha az eşyamız vardı ama elimizdekinin değerini daha çok hissediyorduk.

Bugün ise çocuklarımızın odaları dolu, fakat gönülleri doyumsuz hale gelebiliyor.

Bir oyuncak daha, bir telefon daha, daha iyi bir ayakkabı, daha pahalı bir kıyafet, daha yeni bir bilgisayar...

Sahip olunan şey henüz eskimeden yenisinin hayali kuruluyor.

Çünkü tüketmeyi kolaylaştırdık, beklemeyi zorlaştırdık.

İhtiyaç ile heves arasındaki çizgiyi kaldırdık.

En büyük yanlışımız da burada başladı.

Çocuğun gerçekten ihtiyacı olanla, yalnızca istediği şeyi birbirinden ayırmayı bıraktık.

Oysa çocuğa her istediğini vermek, ona iyilik yapmak anlamına gelmez.

Bazen bir çocuğa "Şimdi değil" diyebilmek, ona hayatın en önemli derslerinden birini vermektir.

Bazen "Bunun için biraz beklemelisin" demek gerekir.

Bazen "Buna ihtiyacın yok" diyebilmek gerekir.

Bazen de "Şu anda imkânımız yok" demekten utanmamak gerekir.

Çünkü çocuk, hayatın her istediğini hemen vermediğini öğrenmelidir.

Aksi halde yarın ilk kez ciddi bir yoklukla karşılaştığında, hayatın karşısında ne yapacağını bilemeyebilir.

Asıl mesele çocuğu yokluk içinde büyütmek değildir.

Asıl mesele, varlık içinde büyürken yokluğa karşı dayanıklı hale getirmektir.

Çocuğumuza imkânlarımız ölçüsünde güzel bir hayat sunabiliriz. Elbette onun ihtiyaçlarını karşılayabilir, eğitimine yatırım yapabilir, geleceğini hazırlayabiliriz.

Ama bunu yaparken ona bir liranın değerini de öğretmeliyiz.

Emeğin değerini öğretmeliyiz.

Beklemenin değerini öğretmeliyiz.

Paylaşmanın değerini öğretmeliyiz.

Kaybetmenin hayatın sonu olmadığını öğretmeliyiz.

Her istediğinin gerçekleşmemesinin de hayatın doğal bir parçası olduğunu anlatmalıyız.

Çünkü çocuklarımızı yalnızca bugünün rahatlığına değil, yarının belirsizliğine de hazırlamak zorundayız.

Unutmayalım.

Çocuğa bırakılabilecek en büyük servet, sınırsız bir tüketim alışkanlığı değildir.

Hayat ne getirirse getirsin ayakta kalabilme gücüdür.

Yokluk geldiğinde isyan etmeyen, varlık geldiğinde şımarıp ölçüsünü kaybetmeyen bir karakterdir.

Çünkü gerçek zenginlik, her istediğine sahip olmak değil; sahip olduklarının kıymetini bilmektir.

Belki de çocuklarımızın bugün en çok ihtiyacı olan şey, daha fazlası değil.

Elindekinin değerini bilmeyi öğrenmektir.