Bazı insanlar vardır;
canı yansa da, sesi çıkmaz…
Kalbi kırılır ama kırmayı bilmez.
Çünkü onların terazisi başkadır;
acıyla tartar, merhametle ölçer.
Zarar görürler;
ama kimseye zarar vermeyi kendilerine yakıştıramazlar.
Onlar için incinmek mümkündür, incitmek asla.
Kendi yaralarını sessizce sarar,
başkasının kanamasına gözleri dayanmaz.
Belki de bu yüzden en çok onlar yorulur hayattan;
çünkü yüklerini paylaşmayı değil, taşımayı öğrenmişlerdir.
Güle bakınca dikenlerini sayanlardan değildir bu insanlar.
Onlar gülde önce kokuyu duyar,
renge tutulur, güzelliğe inanır.
Elini kanatan dikeni bile
“Gülün suçu değil,” diye geçiştirir.
Sevmekten vazgeçmez,
sadece biraz daha susar.
Kara çalı gördüklerinde bile
henüz açmamış çiçekleri hayal ederler.
Kurumuş dallara bakıp,
“Belki baharı bekliyordur,” derler.
Umudu, en olmayacak yerde bile yeşertirler.
Çünkü onlar için dünya,
kötülüğün değil ihtimalin evidir.
Ama işte tam da buradan kırılırlar.
Kötüyü iyiden ayırt edemeyişleri bundandır.
Herkesi kendileri gibi sanırlar.
Kalbinde taş taşıyanı da,
elleri temiz zannederler.
Maskeleri yüz sayar,
niyetleri sözlerle ölçerler.
Ve her yanıldıklarında,
suçu yine kendilerinde ararlar.
“Ben yanlış gördüm,” derler.
“Ben fazla inandım…”
Kimsenin içindeki karanlığa kızmazlar;
sadece kendi ışıklarının yetmediğini düşünürler.
Oysa mesele ışığın azlığı değil,
karanlığın göze alışmış olmasıdır.
Bu insanlar çoğu zaman kaybeder.
İnsanları, hayalleri, yılları…
Ama kendilerini kaybetmezler.
Çünkü kalpleri hâlâ yerindedir;
kirlenmemiş, sertleşmemiş, vazgeçmemiştir.
Dünya onları yorsa da,
onlar dünyayı yormaz.
Belki de gerçek güç budur:
Zarar gördüğü hâlde zarar vermemek.
İncinip de insanca kalabilmek.
Herkesin diken olduğu bir çağda,
gül kalmayı göze almak…
Ve evet, bedeli ağırdır.
Ama bazı ruhlar vardır;
bedel ödemeden yaşamayı,
yaşamak saymaz.