Bazı gerçekler vardır; yüksek sesle söylendiğinde kırar, fısıltıyla anlatıldığında ise insanın içine oturur. Karşılıksız sevmek de onlardan biridir. İnsanoğlu, kendisine emek verilene değil; kendisine sınır çizene saygı duymayı çoğu zaman daha erken öğrenir. Ne gariptir ki, hak etmediği hâlde değer gören, bu değerin kıymetini anlamak yerine onu sıradanlaştırır.
Birini olduğu gibi kabul etmek, kusurlarını görüp yine de yanında durmak, insanın kalbinden kopup gelen en temiz fedakârlıktır. Ama bu fedakârlık, ölçüsünü kaybettiğinde karşılık bulmaz; alışkanlığa dönüşür. İnsan, sürekli verilen şeyi hak sanmaya başlar. Zamanla minnet duygusu körelir, yerini beklenti alır. Ve beklenti, sevginin en sessiz celladıdır.
Haddinden fazla verilen her değer, karşı tarafta bir üstünlük vehmi yaratır. Seni anlamaya çalışmak yerine seni kullanmayı seçer. Kimi seni yarı yolda bırakır, kimi işine yaramadığın anda çöpe atar. Kimisi de kurduğu yalanlardan kendine konforlu bir dünya inşa eder; senin iyi niyetini o dünyanın temel taşı yapar. En acısı da şudur: Bunların hiçbiri bir anda olmaz. Hepsi yavaş yavaş, sen “idare eder” dedikçe gerçekleşir.
Oysa bazen en güçlü duruş, geri çekilmektir. Sürekli veren el olmaktan vazgeçip, sınırlarını hatırlamaktır. İlgisizlik değil bu; kendine saygıdır. Her şeye yetişmemek, her yükü sırtlanmamak, her hatayı affetmemektir. İnsan, kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde değer vermeyi öğrenir. Seni kolay ulaşılır olmaktan çıkardığında, kazanmak için çabalamaya başlar.
Bu bir oyun değil, bir ders. Sevmekten vazgeçmek değil; kendini tüketmeden sevebilmektir mesele. Çünkü insan, kendini yok sayarak kimseyi kazanamaz. Eninde sonunda geriye sadece yorgun bir kalp ve “keşke”lerle dolu bir sessizlik kalır.
Bazen bırakmak, vazgeçmek değildir. Bazen bırakmak, haddini bilmeyene haddini; kendine de kıymetini hatırlatmaktır.