Bazen hayat yalnızca yormaz; insanın içinden geçer.
Yorulmak dediğimiz şey, bedenin değil, hatıraların ağırlaşmasıdır çoğu zaman. Bir şarkı çalar mesela, eskiden umutla eşlik ettiğin… Şimdi her notası içini biraz daha sessizliğe iter. Beklemek yorar, çünkü beklediğin şey çoğu zaman gelmez; gelen de beklediğin olmaz. Özlemek yorar, çünkü geçmiş hep bugünden daha masum görünür. Affetmek yorar; insan kendini iyileştirmek isterken, defalarca aynı yarayı elinde tutar. Hoş görmek yorar, çünkü herkes anlaşılmak ister ama kimse anlamaya yanaşmaz. Boş vermek bile yorar, zira vazgeçmek sandığımız kadar hafif değildir.
Ve insan susar.
Susmak, çoğu zaman bir kabulleniş değil; içte biriken kelimelerin artık taşacak yer bulamamasıdır. Her şeye, herkese rağmen susar. Çünkü anlatacaklarını dinleyecek bir yürek kalmamıştır etrafında. Çünkü umut, en çok paylaşılamadığında ağırlaşır.
Oysa geçmişte umutlar vardı.
Daha az bilen ama daha çok inanan bir kalbimiz vardı. Küçük şeylerden büyük sevinçler çıkarabilen, yarınlara fazla soru sormadan yürüyen bir hâlimiz… Umut, bir gün mutlaka her şeyin yoluna gireceğine dair saf bir inançtı. Kırılmadan önce güvenmeyi bilen, yorulmadan önce sevmeyi seçen bir yanımızdı.
Zaman geçtikçe umut da sessizleşti.
Çünkü her düş, biraz daha temkinli olmamızı öğretti. Her hayal kırıklığı, kalbimize “biraz daha az bekle” diye fısıldadı. Ama yine de tamamen yok olmadı umut. Sadece şekil değiştirdi. Eskisi gibi bağırmıyor artık; sessizce duruyor içimizde. Kendini hatırlatmak için büyük mucizelere değil, küçük anlara tutunuyor.
Ve insan yine susar…
Ama bu susuş, teslimiyet değildir her zaman. Bazen insan, içindeki umudu koruyabilmek için susar. Daha fazla incinmemek için, geçmişin kırıntılarından kalan o son ışığı söndürmemek için… Bağıra bağıra susar; çünkü kelimeler bittiğinde bile kalp hâlâ atıyordur.
Belki de umut dediğimiz şey, tam olarak budur:
Yorulsa da vazgeçmeyen, susarken bile içinde konuşmaya devam eden o eski hâlimiz… Geçmişten bugüne kalan en sessiz, en dirençli mirasımız.