İnsan bazen sahip olmak istediklerinin peşinden koşarken, sahip olduğu en kıymetli şeyi kaybettiğini fark etmez: Kendi hayatını özgürce yaşayabilme imkânını.
Bir zamanlar insanlar önce kazanır, sonra harcardı. Evinin ihtiyacını gelirine göre belirler, cebindeki paranın yettiği kadar yaşar, alamadığını bir süre bekletirdi. Beklemek yoksulluk sayılmaz, imkânı ölçüsünde yaşamak da kimsenin başını öne eğmezdi. Çünkü insan, her istediğine sahip olmasa bile sahip olduklarıyla hayatını sürdürebileceğini bilirdi.
Sonra hayatın kuralları değişti. İnsana, parasının yetmediği şeylere de sahip olabileceği söylendi. Bir imza atacak, birkaç taksit ödeyecek, istediğine hemen kavuşacaktı. Beklemek gereksiz, sabretmek çağ dışı, elindekilerle yetinmek ise geride kalmışlık gibi gösterildi. Böylece alışveriş, bir ihtiyacı karşılamanın ötesine geçti; insanın kendisini başkalarına ispat etme çabasına dönüştü.
Artık birçok insan, kazandığı parayla değil, ulaşabildiği kredi limitiyle ölçmeye başladı hayatını. Cebinde olmayan parayı varmış gibi harcadı, henüz çalışıp kazanmadığı parayı çoktan tüketti. Bugünün mutluluğu için yarının huzurundan vazgeçti. Aldığı eşyanın sevincini yaşarken, o eşyanın bedelini ödemek için önündeki kaç gününü çalışarak geçireceğini düşünmedi.
Oysa kredi kartıyla yapılan her harcamanın görünmeyen bir tarafı vardır. Alınan eşyanın fiyatı bellidir ama onun karşılığında verilen zamanın bedeli çoğu zaman hesaplanmaz.
Bir telefonun taksiti yalnızca bankaya ödenecek para değildir. O taksit için çalışılacak saatler, ertelenecek ihtiyaçlar, vazgeçilecek küçük mutluluklar ve bazen aileyle geçirilemeyen zamanlar da o alışverişin içindedir. İnsan, bir eşyanın parasını öderken aslında hayatından da bir parçayı geride bırakır.
Üstelik insanın canını en çok yakan şey, her zaman borcun büyüklüğü değildir. Asıl yorgunluk, kazandığı paranın daha eline geçmeden nereye gideceğini bilmesidir. Maaş günü geldiğinde sevinememek, henüz ayın başında ay sonunu düşünmek, ihtiyaç duyduğu bir şeyi alamazken geçmişte aldığı gereksiz şeylerin borcunu ödemek zorunda kalmak...
İşte insanı tüketen, tam da bu kısır döngüdür.
İnsan bazen yoksul olduğu için değil, kazandığı paranın sahibi olamadığı için kendisini çaresiz hisseder.
Çünkü borç, yalnızca cüzdanın içindeki parayı eksiltmez. İnsanın kararlarını da daraltır. İşinden memnun olmasa bile ayrılamaz, dinlenmeye ihtiyaç duysa bile çalışmak zorunda kalır, kendisine veya ailesine zaman ayırmak istese bile hesaplarını düşünür. Bir zamanlar hayatını kolaylaştırmak için aldığı şeyler, gün gelir hayatının yönünü belirlemeye başlar.
İnsan farkında olmadan kendi hayatının misafiri hâline gelir. Çalışır ama emeğinin karşılığını istediği gibi kullanamaz. Kazanır ama kazancıyla ilgili kararları geçmişte yaptığı harcamalar verir. Yaşar ama yarınını düşünmekten bugünün tadını çıkaramaz.
Peki, bütün bunlar neden yaşanıyor?
Çünkü bize ihtiyaçlarımızla isteklerimiz arasındaki farkı unutturan bir düzenin içinde yaşıyoruz. Daha yeni bir telefonun, daha büyük bir evin, daha pahalı bir otomobilin insanı daha değerli kılacağına inandırılıyoruz. Başkalarının hayatlarına bakıp kendi hayatımızı eksik buluyoruz. Sahip olduklarımızın huzurunu yaşamak yerine, sahip olamadıklarımızın mahcubiyetini taşıyoruz.
Oysa insanın değeri, evinin büyüklüğüyle, kullandığı telefonun markasıyla veya üzerine giydiği kıyafetin fiyatıyla ölçülemez. İnsan, borçlanarak başkalarının gözünde büyümeye çalışırken kendi içindeki huzuru küçültebilir. Dışarıdan imrenilen bir hayatın içinde, kimsenin bilmediği hesaplar ve uykusuz geceler saklı olabilir.
Bir sofranın bereketi, üzerindeki yemeklerin çeşitliliğinde değil, o sofrada oturanların içinin rahat olmasındadır. Küçük bir evde borçsuz yaşamanın huzuru, büyük bir evde her ay ödenecek taksitleri düşünerek yaşamaktan daha kıymetli olabilir. Eski bir telefonla özgürce yaşamak, son model bir telefonun borcunu ödemek için ömrünü çalışmaya adamak kadar gösterişli görünmeyebilir ama insana daha çok huzur verebilir.
Ne var ki insan, başkalarının alkışını kendi huzurunun önüne koyduğunda bu gerçeği görmekte zorlanır. Çünkü gösterişin sesi yüksektir, huzurun sesi ise sessiz. Gösteriş herkesin gözüne çarpar, huzurun kıymetini ise çoğu zaman onu kaybeden anlar.
Bir de borcun insanın ailesine dokunan tarafı vardır. Çocuklarının bir isteğini karşılayamadığı için üzülen anne babalar, evin ihtiyaçlarını ertelemek zorunda kalan eşler, ay sonunda neyin ödenip neyin bekletileceğini hesaplayan insanlar... Bazen bütün bunlar, hiç de gerekli olmayan bir harcamanın ardından yaşanır.
İnsan ailesine daha iyi bir hayat sunmak isterken, o hayatı kurabilmek için ailesine ayıracağı zamanı ve huzuru tüketebilir. Daha rahat yaşamak amacıyla çıktığı yolda, rahat bir nefes alabilmek için yıllarca çalışmak zorunda kalabilir.
Elbette her borç bilinçsizce yapılmaz. Hayatın beklenmedik yükleri, hastalıklar, iş kayıpları ve karşılanması zorunlu ihtiyaçlar insanı borçlanmaya mecbur bırakabilir. Herkesin şartları aynı değildir ve kimse yaşadığı ekonomik sıkıntılar yüzünden yargılanmamalıdır. Burada mesele, çaresizlikten doğan borçla, başkalarına benzemek uğruna isteyerek üstlenilen yükün aynı olmadığını görebilmektir.
Çünkü insanın bazen borçlanması değil, borçlanmayı hayatın olağan bir parçası olarak görmeye başlaması tehlikelidir. Her ay yeni bir taksitle eski taksiti kapatmak, her sıkıştığında kredi kartına sarılmak, gelecekte daha çok kazanacağı düşüncesiyle bugünden harcamak bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. İnsan bu alışkanlığın içinde yaşarken özgürlüğünden ne kadar vazgeçtiğini fark etmeyebilir.
Oysa geleceğin ne getireceğini kimse bilmiyor. Bugün sağlıklı olan yarın hastalanabilir, bugün çalışan yarın işsiz kalabilir, bugün yeterli görünen gelir yarın temel ihtiyaçları karşılamaya yetmeyebilir. Henüz yaşanmamış günlerin kazancını bugünden tüketmek, geleceği yalnızca belirsizliğe değil, geçmişte alınmış kararların yüküne de açık hâle getirir.
Belki de bu yüzden insanın kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekir: Gerçekten ihtiyacım olduğu için mi alıyorum, yoksa sahip olduklarımın başkalarına yetmediğini düşündüğüm için mi?
Bu sorunun cevabı, birçok harcamanın yönünü değiştirebilir. Çünkü her istek karşılanmak zorunda değildir. Her yenilik takip edilmek, her fırsat değerlendirilmek, her beğeni satın alınmak zorunda değildir. Bazen bir şeyden vazgeçmek kaybetmek değil, daha önemli bir şeyi korumaktır.
Bir alışverişten vazgeçmek, gelecekteki bir sıkıntıdan vazgeçmek olabilir. Gereksiz bir taksit açmamak, yarın ihtiyaç duyulduğunda kendi kararını verebilme hakkını korumaktır. Kazancın bir bölümünü harcamadan bırakmak, yalnızca para biriktirmek değil, zor günler için kendine nefes alacak bir alan açmaktır.
İnsan her istediğini alamayabilir ama aldığı her şey yüzünden hayatını ertelemek zorunda da değildir.
Unutmamak gerekir ki ömür, kazanılan paradan daha sınırlı bir sermayedir. Para yeniden kazanılabilir, kaybedilen bir eşyanın yerine yenisi alınabilir. Fakat borçları ödemek uğruna harcanan yıllar, ertelenen hayaller ve aileyle geçirilemeyen zaman geri getirilemez.
İnsanın gerçek zenginliği, her istediğine sahip olması değil, sahip oldukları uğruna hayatının iplerini elinden bırakmamasıdır.
Belki de artık kendimize yeni bir başarı ölçüsü belirlemeliyiz. Daha çok şeye sahip olmayı değil, sahip olduklarımızla daha huzurlu yaşamayı; başkalarından geri kalmamayı değil, kendi imkânlarımızla ayakta durmayı; daha fazla harcamayı değil, emeğimizin karşılığını özgürce kullanabilmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü hayat, taksit taksit ödenecek kadar uzun, kaybedilen huzur yeniden satın alınabilecek kadar ucuz değildir.
Günün birinde insan geriye dönüp baktığında, aldığı telefonların modellerini, giydiği kıyafetlerin markalarını, evine aldığı eşyaların fiyatlarını hatırlamayabilir. Ama borçlarını düşünmekten huzurla uyuyamadığı geceleri, ailesine ayıramadığı zamanları ve sırf yetişebilmek uğruna kendisinden uzaklaştığı yılları hatırlayabilir.
Ve belki o gün, bütün bu telaşın içinde asıl neyi kaybettiğini anlayacaktır.
Çünkü insanın önündeki en büyük kayıp, istediği eşyaya sahip olamamak değildir. Asıl kayıp, o eşyaya sahip olabilmek uğruna kendi hayatını dilediği gibi yaşama imkânını yitirmektir.
Öyleyse insan, geleceğini satın alabileceğini sanarak bugünü tüketmemeli. Çünkü bazı borçlar parayla ödenir, bazılarıysa insanın ömründen gider.
Geleceğini Taksitle Satan İnsan.
- Ayrıntılar
- Görüntüleme: 58