Paylaş:

Devir değişti, zaman değişti, hayatın şartları değişti. İnsanlık nice yeniliklere kavuştu, mesafeler kısaldı, imkânlar çoğaldı. Bir tuşa basarak dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyoruz. Fakat bütün bu gelişmelerin arasında gözden kaçırdığımız, belki de en çok kaybettiğimiz bir şey var: İnsanlığımız.

Bir zamanlar küçücük bir karıncanın taşıdığı suyla İbrahim'in ateşine koşan inancı konuşurduk. Bugün ise bir insanın derdine derman olmak için elimizi uzatmaya üşenir olduk. Musa'nın hak karşısında eğilmeyen mücadelesini, Harun'un kardeşliğini, Yusuf'un zindanlarda bile eksilmeyen sabrını, Eyyûb'un yıllarca süren imtihanlar karşısındaki metanetini anlatırdık. Şimdi en küçük sıkıntıda isyan ediyor, en ufak çıkar çatışmasında birbirimizi siliyoruz.

Ne değişti de bu kadar uzaklaştık kendimizden?

Dillerimizde doğruluk, davranışlarımızda hesap var. Herkes dürüstlükten söz ediyor ama kimse dürüstlüğün bedelini ödemek istemiyor. Herkes adaletten yana olduğunu söylüyor ama adalet kendi kapısına dayandığında başka ölçüler arıyor. Başkasının kusurunu görmekte keskinleşen gözlerimiz, kendi hatalarımızın önünde körleşiyor.

İnsanın en büyük yanılgısı, kendisini herkesten daha haklı görmesidir. Çünkü kibir, insanın önce gözünü, sonra gönlünü karartır. Bir süre sonra kendi yanlışlarını bile doğruluk zannetmeye başlar. Başkasının hatasını büyütürken kendi günahlarını küçültür. Kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmaktan çekinmez.

Peki, nerede kaldı Ebubekir'in sadakati? Ömer'in adalet anlayışı? Osman'ın hayâsı? Ali'nin cesareti?

Elbette o büyük insanların makamına ulaşmak kolay değildir. Ancak mesele onların yerini almak değil, temsil ettikleri güzel ahlaktan nasiplenebilmektir. Sadakati menfaate, adaleti tarafgirliğe, hayâyı gösterişe, cesareti de başkalarını incitmeye dönüştürdüğümüzde kaybettiğimiz yalnızca değerlerimiz olmaz; kendimize olan saygımızı da kaybederiz.

Bugün herkes bir yerlere yetişme telaşında. Daha fazlasını kazanmak, daha yükseğe çıkmak, daha çok görünmek, daha çok konuşulmak istiyoruz. Fakat bütün bu koşuşturmanın içinde kendimize ayıracak bir dakikamız bile kalmıyor. Gönüller kırılıyor, dostluklar tükeniyor, kardeşlikler çıkar hesaplarına kurban ediliyor.

Dahası, yanlışlarımızı kabullenmek yerine kendimize sürekli mazeretler üretiyoruz. Bir başkasının yaptığına günah, kendi yaptığımıza zaruret diyoruz. Başkasının menfaatini gözetmesini bencillik sayıyor, kendi çıkarımızı korumayı ise hayatın gerçeği olarak görüyoruz.

Oysa insanın gerçek değeri sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarını kaybettiğinde geriye kalan karakteriyle ölçülür.

Unutmayalım; dünya dediğimiz yer kimsenin kalıcı yurdu değil. Bugün üzerinde yürüdüğümüz toprak, yarın üzerimize örtü olacak. Ardımızdan bırakacağımız ne makamımız ne servetimiz ne de başkalarına üstünlük tasladığımız günler hatırlanacak. Geriye bıraktığımız iyilikler, dokunduğumuz gönüller, koruduğumuz haklar ve taşıdığımız güzel ahlak kalacak.

İnsan biraz durup kendisine sormalı:

Ben ne oldum?
Neyi kaybettim?
Hangi gönlü kırdım?
Hangi hakkı görmezden geldim?
Aynaya baktığımda gördüğüm insan, gerçekten olmak istediğim insan mı?

Çünkü ahir zamanın en büyük felaketi yalnızca kötülüğün çoğalması değildir. Asıl felaket, kötülüğün sıradanlaşması, iyiliğin garipsenmesi ve vicdanın sesinin artık insanı rahatsız etmemesidir.

Belki de artık başkalarını değiştirmeye çalışmaktan önce kendimize dönmenin zamanıdır. Bir gönül almak, bir haksızlıktan vazgeçmek, bir özür dilemek, bir yetimin başını okşamak, bir mazlumun yanında durmakla başlamalı insanlığımızın yeniden inşası.

Zira insanın en büyük imtihanı, dünyayı değiştirmek değil, dünya değişirken kendisini kaybetmemektir.

Devir değişebilir, insanlar değişebilir, zaman başka bir yöne akabilir. Ama hakikat değişmez. Allah'ın huzurunda herkes kendi yaptığından hesaba çekilir.

Ve unutmayalım: İnsan, başkalarının kusurlarını saydığı kadar kendi nefsini de sorgulayabilseydi, belki de bugün bu kadar yabancılaşmazdık birbirimize.