Bu dünya, bir gün öleceğini bilen insanlar tarafından kuruldu. Ne var ki insan, ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiği hâlde yaşamını sanki hiç ölmeyecekmiş gibi sürdürüyor.
Bazen ölümü düşünmek, hayattaki her şeyin anlamını sorgulatıyor insana. Sanki boynunda kendi mezar taşını taşıyarak dolaşıyorsun. Nereye gidersen git, ne kadar kazanırsan kazan, ne kadar biriktirirsen biriktir, sonunda geriye yalnızca yaşadıkların ve insanlarda bıraktığın izler kalacak.
Peki, bunu bile bile neden hâlâ bu kadar hırslıyız?
Ömrünün sonbaharına gelmiş, bir ayağı çukurda olan insanlar bile yarın bir kuruşunu dahi yanlarında götüremeyecekleri servetler uğruna başkalarının hayatını karartabiliyor. Daha fazlasını kazanmak, daha fazlasına sahip olmak ve ellerindekini kaybetmemek için öyle bir düzen kuruyorlar ki insanlar huzuru unutuyor, güvenini yitiriyor, yarınından korkarak yaşamaya başlıyor.
Bir yanda servetlerine servet katanlar, diğer yanda geçinebilmek için ömrünü tüketenler var. Birileri kasalarını doldururken birileri hayatını borçla, kaygıyla ve gelecek korkusuyla sürdürüyor. Üstelik bütün bunlar, adına yaşam dediğimiz günlerin içinden geçerken yaşanıyor.
İnsan ne zaman yaşamayı bırakıp yalnızca hayatta kalmaya başladı?
Belki de asıl trajedi, ölümün varlığı değil; öleceğimizi bildiğimiz hâlde yaşarken kendimizi ve birbirimizi tüketmemizdir. Bir gün biteceğini bildiğimiz ömrü, hiç bitmeyecekmiş gibi hırslarımıza kurban ediyoruz. Sonra da neden mutsuz olduğumuzu, neden kimseye güvenemediğimizi ve neden içimizdeki huzurun her geçen gün biraz daha azaldığını anlamaya çalışıyoruz.
Oysa ölüm karşısında herkes eşit. Ne servet ne makam ne de güç, insanı bu sonun dışında tutabiliyor. Fakat bazıları, bu gerçeği unutmuş gibi davranarak kendi geçici saltanatları uğruna başkalarının hayatını yaşanmaz hâle getirebiliyor.
İnsanın geride bırakacağı en büyük miras, doldurduğu kasalar değil; dokunduğu hayatlar, koruduğu vicdanı ve yaşarken başkalarına verdiği huzurdur.
Madem hiçbirimiz bu dünyadan kalıcı değiliz, neden birbirimizin hayatını cehenneme çeviriyoruz?
Belki de kendimize sormamız gereken asıl soru budur. Çünkü mesele yalnızca ne zaman öleceğimiz değil, o gün gelene kadar nasıl bir hayat yaşadığımız ve başkalarına nasıl bir dünya bıraktığımızdır.